7 Temmuz 2014 Pazartesi

Yol Güncesi

Ne umduk ne bulduk?

Son sınır kapısına vardığımızda, bayramı memleketinde geçirme telaşesiyle yollara koyulmuş onca göçmeni gördükten sonra akıllara şu soru geldi: Tüm bunlar ne için? Neyi ummuşlardı, hangi rüya onları yollara düşürdü, hangi yalana inandılar ve ne buldular? Tüm bunlardan elde kalan ne? Daha gidilecek kaç sınır kaldı?

Yapılan onca söyleşiden sonra bu sorulara cevaplar ve çözümlemeler bulduğumuz söylenebilir. Bunlar içindeki en önemli tespit birinci kuşağın sınırların ardındaki derin yalnızlığı. Dönmeyi daha başta kafalarına koydukları ülkelerine karşı olan yabancılıkları. Artık evleri vardı, arabaları vardı, yani istediklerine ulaşabilecek maddi varlıkları vardı; fakat hiçbir şey bıraktıkları yerde kalmamıştı. Bir yanda ömürlerinin büyük bir bölümünü geçirdikleri, tüm varlıklarını meydana getirdikleri, çocuklarının, torunlarının hayatını sürdürdükleri vatan; diğer yanda iyiden iyiye yabancılaştıkları, eski arkadaşların başka başka şehirlere dağıldığı, bıraktığı yerde bulamadıkları bir ikinci vatan. Hangisinin ilk olduğu konusunda ise hali hazırda kendinden emin bir cevap alabildiğimiz söylenemez. "Pek tabiki, vatanımız, bayrağımız, atamız..." diye söze başlanıp, ardından hayatlarının önemli bir bölümünü geçirdikleri ülkeden kalan alışkanlıklardan ve de tüm anıları akılda tutup "pek tabiki orada bizim bir vatanımız..." şeklinde biten cümleler. İşte bu yabancılaşma birinci kuşağın daha sonrakilere bıraktığı en sorunlu miras gibi görünüyor. Daha kaç kuşak için bunun bir sorun olarak varlığını devam ettirip ettirmeyeceği başka bir tartışma gerektiriyor. Birinci kuşağı kendilerini zorlayan yaşlarına rağmen sürekli hareket halinde kılan şey sanırım bu yabancılaşma duygusu ve buna duygusal olarak hali hazırda yeterli bir cevap üretemeyişleri olsa gerek.



Sınırlar arasından geçmek

Tam bir hafta oldu. Yola çıkarken birisi bize güzergah içinde geçeceğimiz sınırlar hakkında fikrimizi sorsa, sanırım bunu yola çıkmadan evvel oldukça yüzeysel cevaplardık. Bugün bunun hakkında söyleyecek çok şeyimiz var. Bununla ilgili en çarpıcı gözlem sanırım Bulgaristan sınırından geçeceğimiz son sınıra ulaştığımızda fark ettik. Bir ülkeden bir ülkeye ondan da bir diğerine geçerken bozulan radyo frekansları bize artık bir başka ülkenin sınırlarına yaklaştığımızın sinyallerini veriyordu. Dilini bilmediğiniz bir ülkeden tanıdık gelmeyen melodiler ve şarkıları dinlerken, bir anda başka melodilere geçmek miydi sınır? Çok uzaklardaki bir bayrağın dalgalanışını seyretmek mi yoksa? Ya da gişelerden geçerken pasaportuna vurulan bir damga mıydı? Sahi nedir bu sınır? İstanbul’a 60 km. var yazısını yorgun gözlerle süzerken suratlara yansıyan bir tebessüm mü? Sınır’da biriken yoğun trafikte  birkaç yüz kilometre önce dinlenme tesislerinde gördüğün tanıdık bir yüz mü? Sahi onu Sırbistan sınırında da görmüş olamaz mısın?

Birbirini takip eden arabalar, birçok farklı ülkenin plakalarıyla ardisira dizilmiş arabalar... Garip olan şu ki, sakin yollarda erkeklerin koltukta olduğu arabalarda, trafik bastırmaya başladığında kadınların sürücü koltuğunu kısa süreliğine devralmasıydı. Yine trafik iyice sıkışmaya başladığında otoban boyunca sınıra kadar yürüyüşe geçenler de yolculuğun çilesi hakkkında bizlere geçmişe dair yolculuğun zorluğu hakkında bir fikir veriyordu. İşte bu anlarda insanların fikirlerine ve duygularına dokunmaya başladığımızda tüm yorgunluklarına rağmen türlü şikayetlerde bulunuyorlar. İşin garip tarafı bunu her yıl çekmesine ve şikayette bulunmasına rağmen sürekli bunu sürekli yapıyor olmasındaydı.

Herkesin bir sebebi vardı. Akrabalarını ziyaret etmek isteyen, denizine, yaylasına, köyüne gitmek isteyen ve sadece gitmek isteyen... İşte sınırlar belki de bunun için var. Geçilen her bir sınır, hedefe bir adım daha yaklaşmak ve hedefe vardığında yorgunluğun ve uzun bir yoldan gelmenin gayretiyle günün doğan ilk ışığını ve bir bayram sabahını anayurtta yaşamak.

Üzerinden tam bir hafta geçti ve biz Türkiye’deyiz. Bu kadar yol gittikten sonra akıllarda kalan soru şu: Daha gidilecek kaç yol var? Bunun cevabını vermek güç, fakat bir şey çok açık: hepimiz yolda aynıyız. Yol bizlere şunu fark ettirir: Burada bir yol üzerinde insanlar var, herkes bir yere gitmek istiyor, kimileri gidiyor kimileri gidemiyor, ama sen burdasın ve herkesle aynı yoldasın.



koşmak ve durmak...

Gastarbeiter*innenroute ya da Misafir İşçilerin deyimiyle "Sıla Yolu"... 23 Temmuz sabahı Vorarlberg'den başlayacak yolculuğumuz işte yaklaşık bir ay boyunca bu yolu takip edip, Misafir İşçileri buraya getiren  yol üzerinden onların hikayelerini anlamaya çalışmak gayesiyle yapılacak. 4 kişilik ekibimiz farklı bakış açılarıyla insanları bulunduğu yerlerden koparan nedenleri anlamak için, bizzat yola koyulmaya karar verdi. Geçmişte bu yolu sayısız kere giden insanları bulmak ve onlarla yaptıkları macera dolu yolculuklar üzerinden Göçmen tarihini farklı bir şekilde ortaya koymanın yollarını arıyoruz. Yolda onların başına gelenler, yaşadıkları korkular, yoldayken bir yere varmanın ve bir şeyleri arkada bırakmanın nasıl bir duygu olduğunu bizzat onlarla, onların ağzından dinleyerek anlamaya çalışacağız.

Çok sayıda sınır geçilecek. Her bir sınırda bir başka ülke, bir başka umut yahut umutsuzluk görülecek, her bir sınırda bir zamanlar burdan geçmiş bir göçmenin yaşadığı korku ve umutla karışık duygusunu soluyacağız. Bir bayram sabahı varacağımız en son sınırda, o sınıra sayısız kez gelmiş göçmenlerin çocuklarını ve torunlarını yine yollarda göreceğiz. Belki yine onları arka arkaya dizilmiş sayısız arabanın birinde saatlerce araba sürmekten yorgun, ama hedefine yani yine terketmek zorunda kalacağı memleketine varırken göreceğiz. Sayısız araba sınırda, sayısız hikaye, sayısız umut ve daha nicesi...

Yakalamak için koşmak, yakaladığını anlamak için durup dinlemek... Göçmenler hareket ettiğinde yakalanamadı, durduklarında ise dinlenmedi. İşte bizi harekete geçiren şey de ve durup düşünmemizi sağlayan da bu.

Kendimize bu yolculuk için birçok temel hedef koyduk. İlkin belli ön yargıları evde bırakmak gibi. Bunu en iyi şekilde gerçekleştirmek için çok farklı alanlardan bir ekip oluşturduk. Böylelikle olası bakış açılarında bir çeşitlilik sağlamayı umuyoruz. İkincisi teknik olarak pek çok kayıt imkanını bir arada kullanıyoruz. Ses, görüntü, yazı gibi pek çok röportaj tekniği bir arada kullanılacak. Bunun yanında düzenli olarak bloğumuz üzerinden bir günce tutmak ve yola dair izlenimlerimizi kayda geçirmeyi düşünüyoruz. Bu daha sonra yapılacak bilimsel araştırmalara kaynaklık edebileceği gibi, yine yapılacak olası bir kitap çalışması için de bir tür kaynak niteliği görecek. Yine blogdaki bilgiler daha sonra Vielfaltenarchiv'in Internet sitesinde daha indirgenmiş bir şekilde yer alacak.

Tüm kayıtların arşive aktarılması nihayi hedeflerden birisi olmakla birlikte, ayrıca yolculuk sürecimizi anlatan bir belgesel filmin yanı sıra yine bir fotoğraf ve videolardan oluşacak bir sergi fikri de bizi bu yolculuk için motive etmiştir.

Ortaya koyulan hedeflerin ne kadarının istediğimiz oranda gefçekleşeceği nihayetinde yapacağımız yolculuğa bağlı. Yolculuğun koşulları ve sınırları bizi belki de umduğumuz şeylerin ötesine ya da çok azına ulaştıracak. Esasında yola çıkmayı cazip hale getiren de işte bu bilinmezlikten başkası değil.

Bir Film Hikayesi

Yaklaşık 50 yıl önce, 60li yıllarla birlikte Türkiye’den Avusturya’ya gerçekleşen göç hareketini de bu hareket çerçevesinde, onu yol hikayeleri ile birlikte anlamaya çalışmak Belgesel Projemizin çıkış noktası. Bu uzun yolculukların içerisindeki duygu ve dramları, gariplikleri, gülünç olayları, korku ve umudu ve nihayetinde bir yerden bir yere gitmenin belirsizliğini içinde barındıran kaderi iyi anlayabilmek için, bu deneyimi „yol“un kendisinde kavramak gerekiyor. Yol kayıt altına almayı yani yakalamayı hem de kayıp giden, kaybolan, yakalanamayanı bir araya getiriyor. Dört kişilik ekiple, Görüntülerin ritmi, duraklama anları, kaçışları ve tereddütlerini... Yüzlerde ve bedenlerde gezinen duygulanımı... Bir noktada, bu yüzlerden bazılarını bulup onlarla tanışmak, onları, aslında bir parçası olduklarını henüz bilmedikleri bir kurgunun içine yerleştirmek istiyoruz. Bu arkeolojik bir çaba değil. Öte yandan, bizler de bu kurgunun ‘ima edilen’ birer parçasıyız.
Avusturya’dan başlayacak yolculuğumuz sırasıyla Avusturya içindeki göçmenlerin rotasını takip ettikten sonra sırasıyla Hırvatistan, Sırbistan ve Bulgaristanda göçmenlerin bir zamanlar geçtiği, durduğu, dinlendiği, kaza yaptığı, korktuğu, kaybolduğu her izin peşine düşüldükten sonra bir Bayram sabahı Kapıkule’ya varmayı hedefliyoruz. Yolculuğa Türkiye içi rotayı da takip ederek yaklaşık bir aylık bir zaman diliminde farklı bakış açılarıyla geçmişin izi sürülecek.

Tıpkı dilin kendisi gibi, göç ile birlikte insan da „yersizyurtsuzlaşır“. 50 yıllık göç tarihi içerisinde pek çok yol hikayesi barındırıyor. Ülkelerinden bir umutla kalkıp gelen göçmenler, ya da halen üstlerinden atamadıkları sıfatla „Gastarbeiter“lar yola artık bir kez çıkıldığında, artık hep yolda olmanın onların kaderleri olacağını nerden bilebilirlerdi?

Göç Üzerine


20. Yüzyıl’ın tarihini ikiye ayırmak gerekirse bir yanda uzun ve yıkıcı savaşlar, yıkılan imparatorluklar, yeni devletler ve yaşanan onca acı duruken; diğer yanda tüm bunların sebep olduğu ve 21. Yüzyılda da halen etkisini sürdürmekte olan göçlerin durduğunu görürüz. Geçen ay (Ekim 2013) açıklanan bir rapora göre şu an dünyada 232 milyon mülteci yaşıyor. Savaşların, zulmün, fakr-u zaruretin oradan oraya savurduğu insanların incinmiş ruhlarını ve o müthiş hayata tutunma enerjilerini temsil edebilecek biçim ve kaynaklar ise sanıldığından daha az. Göçün yol açtığı sorunlara henüz hali hazırda çözümler üretebilen bir politika ise üretilebilmiş değil. Nasıl bir zamanlar ABD’ye umutla göç eden insanlar orada göçmenlerden oluşan bir ülke kurdularsa, bugün de sayı itibariyle Avrupa’da böyle bir potansiyelden bahsetmek mümkün. Orta-Doğudaki politik istikrarsızlık, mezhep savaşları, Afrika’daki yetersiz beslenme, kıtlık, sağlık koşulları ve yine hiç bitmeyen iç savaşlar ve politik düzenin yarattığı düzensizlik ve istikrarsızlık, burada yaşayan milyonlarca insanı bir umudun peşinde, belki de benzeri bir kaderi başka bir coğrafyada yaşamaya itti. Tüm bu sebeplerin herbirinin yoğun olarak yaşanmadığı, ekonomik ve politik sebeplerle Türkiye’den 60lı yıllarla birlikte Avrupa’ya ve özellikle de Almanya’ya yoğun göç hareketi yaşanmıştır. Her göç hareketi gibi, bunun da etkileri halen yaşanmakta. Bugün Almanya’da ve diğer Avrupa ülkelerinde 3. - 4. nesil türklerin artık bulundukları ülkelerde yerleşik olarak bir düzen kurdukları, dillerini anadili gibi konuştuklarını (1. Ve 2. Nesil Türkler dil konusunda halen problemler yaşasa da), dernekler kurduklarını, evler aldıklarını, kimisinin iş hayatında, kimisinin sanat ve özellikle spor alanlarında ilerledikleri, sandığa gidip oy verebildikleri, yani bulundukları ülkelerin vatandaşı oldukları gibi siyasal düzene de doğrudan katıldıkları biliniyor. Bunun beraberinde siyasal-kamusal bir takım problemleri doğurduğu da kuşku götürmez. Bugün halen Avrupa’da göçmenlerin yeterince temsil edilemediği bir siyasal düzenin olduğu eleştirileri mevcuttur. Benzeri bir eleştiri hiç kuşkusuz kamusal alanda temsil, televizyon ve gazete gibi gösteri aygıtlarında temsil olarak da mevcuttur. Göç ve göçmenliğe dair „doğru“ bir imge ve temsil oluşturabilmek. Ortada gösterilebilecek bir şey varsa, kaldıysa açığa çıkarmak ve konuyu daha taze bir biçimde daha sağlıklı ortaya koyup, tartışılabilir bir zemin oluşturmak. Elimizde kaynaklar neler olabilir diye düşünüldüğünde kuşkusuz ilk sırayı tanıklar alıyor. Göçün birinci elden muhattapları. 1. Nesil göçmenler artık yavaş yavaş aramızdan ayrılmaktadırlar. Bu aynı zamanda bir tarihe tanıklık edenlerin yanı birinci elden kaynakların de bizi terk ettiği anlamına geliyor. İşte benim de peşinde olduğum bu terkedilmiş-terkedilecek-terkedecek kaynak-referans bunlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder