5 Ağustos 2014 Salı

Ne umduk ne bulduk?

Son sınır kapısına vardığımızda, bayramı memleketinde geçirme telaşesiyle yollara koyulmuş onca göçmeni gördükten sonra akıllara şu soru geldi: Tüm bunlar ne için? Neyi ummuşlardı, hangi rüya onları yollara düşürdü, hangi yalana inandılar ve ne buldular? Tüm bunlardan elde kalan ne? Daha gidilecek kaç sınır kaldı?

Yapılan onca söyleşiden sonra bu sorulara cevaplar ve çözümlemeler bulduğumuz söylenebilir. Bunlar içindeki en önemli tespit birinci kuşağın sınırların ardındaki derin yalnızlığı. Dönmeyi daha başta kafalarına koydukları ülkelerine karşı olan yabancılıkları. Artık evleri vardı, arabaları vardı, yani istediklerine ulaşabilecek maddi varlıkları vardı; fakat hiçbir şey bıraktıkları yerde kalmamıştı. Bir yanda ömürlerinin büyük bir bölümünü geçirdikleri, tüm varlıklarını meydana getirdikleri, çocuklarının, torunlarının hayatını sürdürdükleri vatan; diğer yanda iyiden iyiye yabancılaştıkları, eski arkadaşların başka başka şehirlere dağıldığı, bıraktığı yerde bulamadıkları bir ikinci vatan. Hangisinin ilk olduğu konusunda ise hali hazırda kendinden emin bir cevap alabildiğimiz söylenemez. "Pek tabiki, vatanımız, bayrağımız, atamız..." diye söze başlanıp, ardından hayatlarının önemli bir bölümünü geçirdikleri ülkeden kalan alışkanlıklardan ve de tüm anıları akılda tutup "pek tabiki orada bizim bir vatanımız..." şeklinde biten cümleler. İşte bu yabancılaşma birinci kuşağın daha sonrakilere bıraktığı en sorunlu miras gibi görünüyor. Daha kaç kuşak için bunun bir sorun olarak varlığını devam ettirip ettirmeyeceği başka bir tartışma gerektiriyor. Birinci kuşağı kendilerini zorlayan yaşlarına rağmen sürekli hareket halinde kılan şey sanırım bu yabancılaşma duygusu ve buna duygusal olarak hali hazırda yeterli bir cevap üretemeyişleri olsa gerek.